|
|
September 23
|
Ayrılık..
|
Mazideki Aşk..
Mazideki aşkımızı ansakta bir anmasakta.. Geçti artık güzel günler Yansakta bir, yanmasakta..
Pişmanlığın yok değeri dönemeyiz artık geri.. Şişeleri,kadehleri kırsakta bir, kırmasakta..
Bakıp bakıp halimize gülsekte bir,ağlasakta.. Ne geçer ki elimize ölsekte bir,yaşasakta..
DEliofkem... |
  
July 15
|
Ayrılığı Anma
Sensiz hayatımda mesut olamam Gönül yarasına çare bulamam, Yıllar geçse inan sana kıyamam, Sakın ayrılığı anma sevgilim.. İnsan ayrılıktan çok çabuk bıkar, Gördüğüm rüyalar hep kötü çıkar, Gözyaşların benim dünyamı yıkar, Sakın ayrılığı anma sevgilim.. Aşkın acısını çekmeyen bilmez, Sensiz hayat benim içime sinmez... Bugünler bir daha geriye gelmez, Sakın ayrılığı anma sevgilim.. İnsan ayrılıktan çok çabuk bıkar, Gördüğüm rüyalar hep kötü çıkar, Gözyaşların benim dünyamı yıkar, Sakın ayrılığı anma sevgilim.. Gözyaşların benim dünyamı yıkar, Sakın ayrılığı anma sevgilim..
|
Kendinde Ara
Yorgun bir hasretle dönersen birgün Beni burda değil kalbinde ara Ne kadar yıkılmış olsanda o gün Beni bende değil kendinde ara
Yıllar aldığını vermezki geri Kaybolan ümitler dönmezki geri Boşuna suçlama sakın kaderi Hatayı günahı kendinde ara Ne kadar yıkılmış olsanda o gün Beni bende değil kendinde ara Günahı sevabı kendinde ara
Saçında beyazlar taradığın gün Maziyi yeniden aradığın gün Hıçkıra hıçkıra ağladığın gün Beni gözyaşında gözünde ara
Yıllar aldığını vermezki geri Kaybolan ümitler dönmezki geri Boşuna suçlama sakın kaderi Hatayı günahı kendinde ara Ne kadar yıkılmış olsanda o gün Beni bende değil kendinde ara Günahı sevabı kendinde ara |
  
January 27 Ben seni kocaman bir yürekle sevdim,gözlerim değil,yüreğimdi seni gören…
Sen damarlarımda ki kana karışıp,geldin oturdun yüreğime
Bir başka yerde olamazdın zaten.
Sen benim en değerli yerimde,yüreğimde olmalıydın,orada kalmalıydın…
Bir çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek ;
İlk kez bu kadar kolay kabullendi seni..
Her hangi bir konuk değildin artık
Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı,ne de uğurlama,
O yüreğin gerçek sahibiydin
Şimdi kış,bahara giriyoruz yaa…
Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle
Çiçek çiçek açtın yüreğimde
Gökkuşağı zayıf kaldı,senin renklerin karşısında…
Taze bir yaprak gibi yeşildin,açelyaydın pembeliğinde,
Üzerine çiğ düşmüş sarı güldün…
Kırmızıydın bir ateş gibi,ve maviydin
En çok bu renkle anmayı sevdim seni..
Denize tutkundum,denizi sensiz,seni denizsiz düşünemedim..
Seni severken dünyayı da sevdim ben,insanları da
Kendime bile dar gelirken
İçinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık
En kızgın,en tahammülsüz olduğum anlarda bile,
Seni düşünmek yetti bana..
İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı,güldüm,
Beni böylesine güldüren senin sevgindi
Ve ben kaygısız gülüşün ne demek olduğunu
Nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle.
Her şeye rağmen sevdim seni, Güçlüydüm aşamayacağım hiçbir sorun yoktu
Koca bir kente,koca bir ülkeye kafa tutabilirdim.
Sen elimden tuttuğunda, Patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi
Menzil sendin,
Ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim
Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim,kül ederdim..
Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm
Ve o göle bir tek sen girebilirdin
Sevdim ve hayrandım da, her halin çekti beni,
Duruşunu,uyumanı,gülmeni,kızmanı,şaşkınlığını,saflığını,
Çocukluğunu,olgunluğunu sevdim,sesini de sevdim,suskunluğunu da
Küçük oyunlarını,kaprislerini,sitemlerini,korkularını sevdim…
Seni ve o doyumsuz sevdanı
Uçan sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman
Sığmadın cümlelere
Ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı
Seni severken yorulmadım,çünkü sen yaşam kaynağımdın
Her gün yenilendim,seninle çoğaldım,büyüdüm,
Eksik kalan neyim varsa tamamladın..
Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin..
Sevdim işte ötesi yok….. DELİOFKEM
  
January 20 İnternetten mp3 indirdiler, gözaltına alındılar!
İnternetten şarkı indirme dönemi sona erdi!. Emniyet ilk kez internetten müzik indiren 112 kişi gözaltına alındı..19 Ocak 2008 23:10
Türkiye’de ilk kez internet üzerinden müzik indirerek, başkalarının kullanımına açan kişilere operasyon yapıldı.
Soruşturma, MÜ-YAP’ın (Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği), telif hakkına sahip olduğu müzik parçalarının internet üzerinde dağıtımının yapıldığını söyleyerek şikayetçi olması üzerine açıldı.
Asayiş Şube Müdürlüğü tarafından başlatılan soruşturmada, internet kullanıcılarının “LimeWire” isimli programı kullanarak korsan müzik indirdikleri ve yine bu parçaları başkalarının alabilmeleri için kullanıma açtıkları tespit edildi.
Polis tarafından IP numaralarından önce bağlantı için kullandıkları telefon numaraları daha sonra da adresleri belirlenen korsan müzik dinleyen 112 kişi, gözaltına alındı.
Savcılık kararı ile bu kişilerin bilgisayarlarına incelenmek üzere el kondu. İfadeleri alınan korsan müzik dinleyicilerinin yaptıklarının suç olduğunu bilmediklerini söyledikleri belirtildi. Bilgisayarında korsan müzik parçaları bulunan A.K. (27) ifadesinde, “Birkaç kez sitelerden şarkı indirmiştim. Ancak bunların kullanıma açıldığından ve başkalarının bilgisayarıma girmesine izin verdiğimden haberim yoktu” dedi.
KaynakJanuary 19 Bilindiği üzere youtube a erişim yasağı geldi..Atatürk'e hakaret içeren içeriğin yayınlanmasından sonra Türkiye'den youtube ye girilemiyor..
Bunun da bir çözümü var tabikide :))
http://anonymouse.org/anonwww.html
bu siteye girip oradan youtube ye girebiliriz.Yalnız videolar açılmıyor bu $ekilde girince.. Hiç uğraşmaya gerek yok o yüzden..Treewalk adlı dns düzenleyici programı bilgisayarımıza kurarak yasaklı sitelere girebiliriz... -->> Burdan <<--- tıklayarak indirebilirsiniz :)) January 18
|
·$0 - White ·$1 - Black ·$2 - Blue ·$3 - Green ·$4 - Red ·$5 - Maroon ·$6 - Purple ·$7 - Orange ·$8 - Yellow ·$9 - Light Green ·$10 - Teal ·$11 - Ice Blue ·$12 - Dark Blue ·$13 - Pink (Fuchsia) ·$14 - Grey ·$15 - Light Grey ·$20 - Light Pink ·$24 - Light Yellow
·# - Bold (KALIN) ·& - Italic (EĞİK) ·' - Dashed (ÜSTÜ ÇİZİK) ·@ - Underlined (ALTI ÇİZİK)
|
ÖnceLikle bu kodları msnde ki iletinizin ba$ına kopyalıyorSunuz...
Bu kodların çalı$ması iÇin msn plus yüklü olması lasım..
Tabiki windows live messenger yüklü ise kodada plus'a da gerek yok :))
Plus yüklemek iÇin TIKLA | December 11
|
Sana aşık olmayı özlüyordum gece devlerinde. Basit bir matematik sorusunda sen pay oluyordun ben payda. Ben inatla artarken sen hep yerinde sayıyordun..
Sana aşık olmayı öğreniyordum tarih derslerinde. Ben milat oluyordum sen benden sonrası… Sana elimi uzatıyordum ama sen hep öncede kalıyordun.
Sen bazan yanıma gelip bana sıkıntılarından bahseder,bazan omzuma koyardın elini, ama ben sana o anlarda dost olmayı beceremezdim. Senden izinsiz habersiz kimseye söylemeden aşık oluyordum sana ve sessizce bakmayı öğreniyordum yüzüne…
Ben sana aşık oluyordum ama sen görmüyordun. Sevdiğin çiçeği yetiştiriyordum arka bahçemde sana verilmesi için.. çiçek önce filizleniyor sonra açıyor büyüyor büyüyor ama ben bir türlü koparıp sana veremiyordum. Korkuyordum aramızdaki dostluğun o çiçeği susuz bırakmasından…..
Sen onca güzellikleri sırtında taşırken ben heybesiz geziyordum. Utanıyordum… Söyleyemiyordum bir türlü içimdeki tapusu sana ait olan sevgiyi. Sen bir yıldız kadar bana uzakken ben şah damarına yakın olmayı becerecek kadar seviyor ama bunu sana anlatamayacak kadar beceriksizleşiyordum. Durduramıyordum bir türlü seni sevmeyi. Bir bebek gibi büyütüyordum seni içimde... Hani ilk kelime çıkar ya bir bebeğin ağzından BABA diye? işte o an’ı bekleyen bir baba gibi bekliyordum BENDE SENi SEViYORUM demeni. Ama olmuyordu… Bir türlü bana o anahtar iki kelimeyi söylemiyordun.. Sen içimde büyüyor ama ben küçülüyordum…
Bugün yine gırtlağıma kadar seni doldurdum içime.adımı sorsalar binlerce kelimeden sadece ismini taşıyan harfleri sayıklayacağım.. Sıkmıyor ama bu sessiz,kısık radyo ayarındaki sevdam. Bu sayede nerede olduğunu, ne yaptığını sorun etmeden, diğerleri gibi ‘’beni bugün neden aramadın’’ demeden yaşıyorum seni. .Seninle sevişmeden yatağıma yalnız uzanmakta beni üzmüyor. Zaten bendeki sevgiye sevişmek için bir beden de gerekmiyor...
Oksijensiz odaların pencere buğusunda yazıyorum artık adını adımın yanyana. Bir kalp çizmesini öğreniyorum ve ne zaman sana aşık olsam bir ok çizip kalbime batırıyorum… Anlayacağın gülüm ben seni özlüyorum…. |
  
October 30
|
Avustralya’nın keşfi sonrasında, buralara insanlar göçmen olarak gelip yerleşmeye başlamışlardır. Bu gelen kişilerin arasında Osmanlı tebaasından insanlar da vardır. Bu kişiler ile birlikte kıtanın bazı yerleri tam bir Orta Doğu görünümü alır. Özellikle Silver City şehri, içinde gezinen develeri ile konuya en iyi örnektir. Bu kentin en dikkat çeken simalarından birisi Molla Abdullah idi. (...) Kendisi buralara ilk geldiğinde önceleri iş bulamaz, fakat sonra halkın, güvenilir et konusunda et satıcılarına güvenmediğini görünce kasaplık yapmaya başlar. Molla Abdullah’dan bir süre sonra yine aynı şehre, Kul Muhammed adında bir Türk genci gelir. Kul Muhammed de ucunda Türk Bayrağı sallandırdığı tahta bir araba ile başlar Osmanlı dondurması satmaya(...) Molla Abdullah ile Kul Muhammed zaman içerisinde sıkı bir arkadaşlık kurarlar Artık akşamları işleri bittiği gibi bir araya gelmekte vatan hasretlerini birbirleriyle gidermektedirler. İşleri de çok iyidir ama güzel günler pek uzun sürmez. Zira Osmanlı Devleti yani biricik vatanları ile ilgili kötü haberler almaya başlamışlardır.İlk aldıkları haberlerden biri de dört kendini bilmez milletin Osmanlı’ya savaş açtığıdır. Osmanlı Devleti ise büyük bir acziyet içerisindedir. Tükürüğü ile boğacağı bu topluluklara karşı büyük bir hezimete uğrar. Halbuki Balkan savaşına katılmak isteyin Kul Muhammed ve Molla Abdullah günlerdir hazırlık yapmaktadırlar. Osmanlı’nın yenilgi haberini alınca çok üzülürler Tüm hazırlıkları kala kalır. Bir süre sonra bu kez daha dehşetli bir savaş başlar. 1. Dünya Savaşı. İngilizler bu savaş için Avusturalya’nın her yerinden asker toplamaktadır. Bunu duyan Kul Muhammed ve Molla Abdullah hemen askerlik şubesine giderek askere yazılmak ister. Ancak yetkililer bunu kabul etmez. ─Siz osmanlısınız, derler. Halbuki biz İngilizlerin yanında Osmanlı’ya karşı savaşmaya gidiyoruz. Tüm ısrarlarına rağmen olumlu bir cevap alamazlar. Israrın artması üzerine Avustralyalı yetkililer daha fazla ısrar etmemelerini, yoksa kendilerine savaş esiri muamelesi yapacaklarını söylerler. Molla Abdullah ile Kul Muhammed bu tavır karşısında yılacak pes edecek insanlar değillerdir. Hemen o gece neredeyse sabaha kadar ne yapacaklarını konuşurlar. Evet ülkelerine gidemiyor, düşmana karşı vatan müdafaası yapamıyorlardı. Fakat bu, kesinlikle düşmana karşı boş duracakları anlamına gelmezdi. Mademki bu topraklardan çıkmalarına müsaade edilmiyordu öyleyse bu topraklarda mücadele edeceklerdi. Kul Muhammed çok iyi silah kullanıyordu. Molla Abdullah’da birkaç gün süren sıkı bir eğitim sonrasında gayet iyi bir duruma geldi. Ellerinde avuçlarında ne varsa silah ve cephane alımına verdiler. Artık harekete geçme zamanı gelmişti. Her gün vagonlar dolusu insan askere alınıyor ve trenlerle limana sevk ediliyordu. Bulundukları kentin yakınında ki Broken Hills Dağı’nın yanından da bir tren yolu geçiyordu. İşti tam bu trenin geçtiği boğaza mevzilenecekler ve düşman askerlerinin geçişine engel olacaklardı. 1 Ocak 1915 günü bütün hazırlıklarını tamamlamış olarak burada mevzilendiler Aynı gün içerisinde binden fazla askerin bulunduğu bir tren buradan geçecek ve limana sevk olunacaktı. Tren yolunda bir dondurma arabası duruyordu ve üzerinde de kırmızı bir bayrak vardı. Tren durmak zorunda kalmıştı. Trenin etrafında treni korumakla görevli olan atlı birlikler tepede aynı bayraktan bir adet daha sallandığını gördüler silahlarını tepeye doğrulttukları anda tepeden trene kurşun yağmuru başladı. İçerisinde ki onlarca ölü ile birlikte tren geri dönmek zorunda kaldı. Hemen bölgeye güvenlik birlikleri gönderildi. Onlar yetersiz kalınca askeri birlikler sevk olundu. Yeni getirilen kuvvetler değişik yönlerden bu kahraman insanları çembere almaya çalıştılar.Kendileriyle çarpışan kuvvetlerin en azından bir tabur olduğunu düşünüyorlardı. Saatler geçti çarpışmanın çok şiddetli olduğu bir anda Kul Muhammed şehit düştü. Molla Abdullah hala direnmeyi sürdürüyordu. Derken iki kahraman insanımızın bulunduğu yerden hiç ses gelmez oldu. Avustralyalı askerler yavaş yavaş yaklaştılar.kan içinde kalmış silahlarına sıkı sıkı sarılmış iki kişi bir kayaya yaslanmış yatıyorlar.Sadece Kul Muhammed’in üzerinde 21 adet kurşun yarası sayıldı. Onları asıl şaşırtan iki kişi ile karşılaşılması oldu halbuki onlar en az 50 kişi ile çarpıştıklarını düşünmekteydiler. İki şehidimizin naaşlarını, silahlarını ve arabayı alarak şehre götürdüler. Ama korkuları henüz geçmiş değildi. Avustrulyalı askerler uzun süre dağlarda başka Türk olup olmadığını aradılar. Ama aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen dağlarda başka Türk bulamadılar. Molla Abdullah’ın üzerinden “Bu yaptığımızı Allah ve Sultanımız adına yapıyoruz. Cihadımız hak yolunadır, Ne yaptığımızı bir biz bir de Allah biliyor” şeklinde yazılı bir kağıt çıktı. Avustralya’da haftalarca kahraman şehitlerimiz ve onların bu hadisesi konuşuldu. Bu hadise Avustralya tarihine “Broken Hills Savaşı” olarak geçmiştir iki şehidimizin mezarı bugün bilinmiyor. Ama arabaları silahları ve bayrakları Avustrulya’da bir müzede saklanmaktadır. Büyük bir askeri birliğe karşı savaşırken siper olarak kullandıkları kaya da bugün Türk Kayası olarak biliniyor |
  
|
Sen, yalnızlığa inat bütün bir geceyi, sevgilinin düşüyle geçirebilir misin? Gelmeyeceğini bile bile, sanki her an kapıdan girecekmiş gibi gözünü kırpmadan sabaha kadar bekleyebilir misin? Bugüne kadar ne yaşadıysan yaşadın. Bunların hepsinden sıyrılıp, özünü asla yitirmeden yeni bir kimlikle başka dünyalar kurup yeni hayatını mutlu kılmak için uğraşabilir misin? Yağmurun altında aklında sevgilin, dudağında onu anlatan bir şarkıyla mırıldanarak saatlerce yürüyebilir misin? Oysa herkes kaçmaktadır yağmurdan. Seni ıslatanın aslında yağmur değil aşk olduğunu anlayabilir misin? Yüreğini cesurca açıp, bazen ağlamayı, bazen ümitsizce beklemeyi, bazen öfkelenmeyi ve herkesin huzurlu olarak nitelediği sakin, beklentisiz, sürprizlere kapalı hayatını terk etmeyi göze alabilir misin? Nefes almanı zorlaştıran, yüreğinin yerinden fırlayacak gibi çarpmasına neden olan, hoş ama zaman zaman da sıkıntı verici o heyecanı, saklamaya ya da azaltmaya çalışmadan her zaman taşıyabilir misin? Özlemin, küçücük bir kordan, kentleri yakacak kocaman bir yangına dönüşmesine izin verebilir misin? Elde ettiğin her şey senin olsun. Sen yarın için hayal kurabilir misin? Arzuladığın sevgiliye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edebilir misin? Bunu yaparken bazılarının sana "aptal" deme riskini göze alabilir misin? Hiçbir şey düşünmeden, sadece o anı yaşayıp yüreğini, beynini, bedenini coşkunun ve hazzın kucağına teslim edebilir misin? Nerede olduğunu, kim olduğunu, kimlerle olduğunu unutup, sıyrılıp kaygılardan dans edebilir misin saatlerce? Hem kendini hem sevgilini hatalarıyla, değiştirmeden kabul edebilir misin? Her güne yeni bir isim verip başka başka anlamlar katabilir misin? Hiç kimsenin görmediği güzellikleri fark edebilir misin? Ruhuna ihanet etmeden, sadece yüreğinin sesini dinleyerek ve yüreğin sana "o" dedikçe onun izinden gidebilir misin? Söyle, sen gerçekten bana aşık olabilir misin ..?
|
  
|
Bir sevda dudağında tutsak kaldı özlemim uzun kara trenler alıp götürdü seni hasret boyu uzayan raylara döküldü gözlerim bütün insanlar ağladı sen giderken. bütün istasyonlar gözyaşlarına boğuldu bir ben ağlamadım inanki, bir ben ince bir duman gibi kaybolup gittin oysa seni sevdiğimi söylememiştim daha sensiz yaşamayacağımı, sana aşkımı anlatamamıştım gitme kal, giden ben olayım gitme kal diyemedim kahrolası gururum, kahrolası dilim arkanı dönüp giderken hıçkırıklar düğümlendi boğazıma kızdım ,bağırdım , haykırdım, isyan ettim yine de seni sevdiğimi söylemedim ardında ağlayan bir çift göz paramparça bir yürek ve dalları kırılmış bir ağaç gibi baktım ama gitme kal diyemedim kahrolası gururum, kahrolası dilim gittin hayallerim ardında yaprak yaprak düşüyordu bir çocuk üşüyordu elleri cebinde dalında bir gelincik ağlıyordu bir dağ yanıyordu içimde gitme, gidersen baharda git sonbaharda gitme yapraklar düşmesin ardında diyemedim kızdım ,bağırdım , haykırdım, isyan ettim yine de seni sevdiğimi söylemedim kahrolası gururum, kahrolası dilim gitme kal diyemedim bir rüzgara açarım şimdi kalbimi bir de sulara alıp getirsinler diye sevgimi sana bir tutam sevgiydi yaşam kalbimde bir yudum hasret oldu döküldü gözlerimde tane tane. .
|
Bir Tek Seni Unutmam Şimdi sen gideceksin ve ben arkandan bakakalacağım. Dur diyemeyeceğim, sesim çıkmayacak. Susuşlarımda saklı kalacak duygularım ne kötü... Söz geçiremeyeceğim göz yaşlarıma akacak. Saklayacağım görmeyesin diye, beceremeyeceğim. "Ağlama" diyeceksin bana, seni dinlemeyeceğim. İçimde biriken ne varsa gözlerimden taşacak dışarı. Dokunmak isteyeceksin, başımı geri çekeceğim öfkeyle. Kızgınım gidişine çünkü, öfkem bir dağ gibi büyük. Ne varsa hayata dair alıp götürüyorsun benden farkında değilsin. Ya da farkındasın ama değilmiş gibi davranıyorsun. Sen kendi yolunu çiziyorsun şimdi ve doğru bildiğini yapıyorsun. Bense binlerce yanlışın ortasında tek başımayım. Oysa beklediğim sevgiliydin sen. Yorgun dünlerden damıtılmış, kimliksiz sevdalardan süzülmüş aşkımın tek sahibi. Sanki seni aramıştım yıllarca da , ararken aşk niyetine yabancı kollarda uyumuştum. Bu yüzden kimse kandırmadı beni, dindirmedi aşka susamışlığımı. Hep eksikti hep yarım. Ne yazık ki "Bu kez tamam" dediğimde de yarım kaldığımı görüyorum. Belki de sevmeyi beceremiyorum ben. Öyle ya, deli sevdalar bana göre değil belki de. Dümdüz, heyecansız, içimdeki kuşlar kanat çırpmadan ve tutkuyu kanımda hissetmeden yaşamalıyım aşkı. Buna aşk denirse tabii.. Bu yarım kalmışlık duygusu yok olur mu o zaman? Peki sen biliyor musun bu acıya katlanmaların ilacını? Bu yürek sancısını ne dindirecek? Bu geceler nasıl geçecek? Söyle yar, içimi kor gibi yakan bu ateş nasıl sönecek? Acelen var biliyorum. Gideceksin, yaşanmamış zamanları da beraberinde götüreceksin. Bunu hiç istemiyorum. Ne berbat bir duygu bu.. İstemediğim bir şeyi yaşıyorum ve buna engel olamıyorum. Benden bağımsız gelişiyor her şey. Çarpmanın etkisiz elemanı gibiyim. Ya da bir savaş filminin daha ilk karesinde atılan ilk kurşunla düşüp ölen ve bir daha da hiç görünmeyen figüran... Haydi git, bu yol senin yolun. Dilediğince özgür at adımlarını. Kendin için iyi olanı yapıyorsun ya ne önemi var gerisinin. Yaşadığımız kısa günlerin anısına sığınır, atlatmaya çalışırım bu acıyı. Sensiz olmaktan daha kötü ne olabilir bu hayatta ki? Bir insanın başına en kötü şey gelmişse başka hiçbir şeyden korkmuyor. Bir tek seni kaybetmekten korkuyordum, onu da yaşadım zaten. Haydi git, merak etme yaşayacağım. Sensiz olsam da bu sevdayı yaşatacağım. |
  
|
SENİ SEVİYORUM ! Sadece kim oldugun degil, sen oldugun icin ve seninle beraberken kim oldugumu, benligimi anladigim icin. SENİ SEVİYORUM ! Sadece kendine yaptiklarin icin degil, bana kattigin güzellikler icin. SENİ SEVİYORUM ! İcimdeki cocugu, sakli kalmis ben'i yeryüzüne cikardigin ve sana ihtiyacim oldugu her an tüm duyarliliginla yani basimda oldugun icin. SENİ SEVİYORUM ! Elini kalbimin üzerinde hissettigim zaman, üzüntülerimi alip, onlarin yerine simdiye kadar hic kimsenin basaramadigi o sicakligi, o ictenlik isigini bana duyurmayi basardigin icin. SENİ SEVİYORUM ! Hayatimi kutsal bir sevgi tapinagina cevirdigin ve her günümü yasam senligine, unutulmayan siirlere dönüstürdügün icin. SENİ SEVİYORUM ! cünkü, sen, simdiye kadar hic basaramadigim seyleri, kendimle dost ve barisik olmayi ve hic bir zaman tadamadigim kadar mutlu olmami sagliyorsun. ve bütün bunlari yalnizca sözlerinle, dokunusunla yada isaretle degil, kendin olmakla yapiyorsun
| 
|
  
|
Ben Seni Sevdim mi
Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne Tuttum, ta içime oturttum seni Aldım, okşadım saçlarını, öptüm İçtim yudum yudum güzelliğini
Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette Bendeydi özlemlerin en korkuncu Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan, Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu
Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu Sevdikçe tamamlandım, bütünlendim Biri vardı ağlayan gecelerce Biri vardı sana tutkun; o bendim
Ben seni sevdim mi? Sevdim en büyük En solmayan güller açtı içimde Ömrümü değerli kılan bir şeydin Sen benim boz bulanık gençliğimde
Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya Bir çizgiye vardım seninle beraber Ve bir gün orada yitirdim seni Ben seni sevdim mi? Sevdim....
Ümit Yaşar Oğuzcan
|  |
  
|
Lozan'n kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk Devleti'nin siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu. Fakat gerek halkın, gerekse Meclis içinde bulunanların büyük kısmı Padişah'a dinsel ve geleneksel bağlarla bağlıydılar. Padişah'ın işgal ettiği Saltanat - Hilafet makamı yüzyıllardır kökleşmiş bir teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de Osmanoğullarından başka hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden, diğeri gelenekten gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi İttihat Terakki bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin kaynağını ve kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin, tanrı hakları sisteminden, insan hakları sistemine geçişin bir sonucu olarak Padişah'tan ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23 Nisan 1920'de T.B.M.M.'nde somutlaşmıştı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel üzerine oturmuştu. Kurtuluş Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini de açık bir biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri milliyetçilerin amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği "Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı, Türk Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Paşa'nın kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle M. Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.
2 Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri verildi. "İntihab-ı Mebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M. Kemal Paşa, doğum yerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve bir yerde beş yıl oturmadığını belirttikten sonra, düşmanlara karşı savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir yerde beş yıl oturamadığını hatırlatıp, ulusun sevgisini kazanmış bir insan olmasına rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu kimselerin bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red edildi. Mustafa Kemal'in kamuoyu yoklaması yapmak üzere 14 Ocak 1923'de Batı Anadolu'da bir geziye çıkmasını fırsat bilen muhalif grup, O'nun Ankara'dan ayrıldığının ertesi günü "Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı bir broşür yayınladılar. Broşürün önceden hazırlanmış olduğu ve M. Kemal'in Ankara'dan ayrılmasını fırsat bilerek dağıtıldığı anlaşılıyordu. Broşürün ana fikri, islam kamuoyunun son gelişmelerden (Saltanatın Kaldırılışı) büyük ızdırap içinde bulunduğu, Hilafet'in hükümet demek olduğu ve Hilafet'in hukuk ve görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde olmadığı esaslarına dayanıyor, "Halife Meclisin, Meclis Halife'nindir." sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin Halife'ye verilmesini ve Meclis'in aldığı kararların ve kanunların Halife'yi bağlamayacağı, dolayısıyla Meclis'in çıkardığı Saltanat ve Hilafet ile ilgili yasaların meşru olmadığı görüşü savunuluyordu. Bu bildiri, M. Kemal'e ve O'nun gerçekleştirmek istediği devrime bir tepki idi. İzmit'e gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptığı açıklamada "Türkiye Büyük Millet Meclisi Halife'nin değildir ve olamaz, Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız Ulusundur." dedi. ;T.B.M.M.nin büyük programının tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız ulusal egemenlik esaslarına dayandığını, teokratik devlet biçiminin ve buna bağlı bütün toplumsal düzenin ve çıkarların yıkılacağını belirtti. 16 Ocak'ta yaptığı toplantıda, Hilafet'in dinle ilgisi olmadığını, siyasi bir mevki olduğunu, idare-i maslahatçılıkla devrim yapılamayacağını belirttikten sonra "Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız devrim ve ilerleme bir an bile durmayacaktır" diyerek gericilere gerekli yanıtı verdi. Basınla iyi ilişki kurmak istediği için İzmit'te yaptığı basın toplantısında, "Devrim" yapılacağını açıklarken, Meclis'te birliğin sağlanması için "Müdafaa-ı Hukuk Gurubu"nun gerekli olduğunu bunun dışındaki grupların yararlı olmadığını belirtti ve İttihatçılardan ülke yararı için politikaya karışmamalarını istedi. Bu sırada Annesi Zübeyde Hanım'ın ölüm haberi geldi. İzmir'de annesinin mezarı başında devrimci inancını "Ulusal hakimiyet uğrunda canımı vermek benim için bir vicdan ve namus borcu olsun" sözleriyle bir kez daha yineledi. Bu sırada Lozan'ın ilk görüşmeleri kesildiği için İsmet Paşa ile Ankara'ya döndü. Meclis'te gizli oturumlar çok sert geçti. Trabzon mebusu Şükrü Bey'in Topal Osman tarafından öldürülüşü, M. Kemal'e saldırılara yol açtı. M. Kemal'i kendilerine büyük engel gören, tutucu, gerici, ittihatçılar, çıkarcı gruplar, O'na karşı muhalefette birleşiyorlardı. Yakın arkadaşlarından Rauf Bey, Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Paşa'lar da yavaş, yavaş yanından ayrılıp, Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardı. Saltanatı geri getirmek isteyen gericilerin çalışmaları karşısında arkadaşlarının kendisini yalnız bıraktığını gören M. Kemal, 20 Mart 1923'te Konya'da yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle belirtti: "Eğer onlara karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim ulusumun hayatıyla ilgili, o adım benim ulusumun hayatına karşı bir kasıt, o adım ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımları atanları tepelemektir... Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin eğer bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam; yine tepeler ve yine öldürürüm." Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça görülüyordu. M. Kemal Paşa, 8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini toplatarak, programını belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.
;Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek getirdi. Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve böylece Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve arkadaşları, M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını, önererek, O'nu pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet Paşa ile aralarının açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi. Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan bile istifa etti. İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca isim koymak olduğunu söyledi. Yeni devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu. Ankara 1920'den beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi. Meclis'te uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı. M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı oldu. Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet oluşması üzerine M. Kemal, "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi Paşa"nın dışında kabinenin istifasına karar verdi ve 27 Ekim'de uygulandı. Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafından tek tek seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse, görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve temasları, Halife'ye yakınlık gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine kurulamıyordu. Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün saat 10'da Parti grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel Başkan olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra değişiklik önergesini okuttu: * Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir * Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur * Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu) vasıtasıyla idare eder. Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet Meclisi'nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra 20.30'da "YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ". Hemen arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal, kendisini Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son yıllarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat, kendi hakkında kötü düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak görünüşe önem veren insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir... Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır." sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde henüz 42 yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu. 19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız, bir Türk Devleti kurmak savaşı dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı nasıl Atatürk'ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi. İleriki yıllarda bunu şu sözleriyle belirtti. "Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti'dir." SONUÇ Bir zamanların muhteşem Osmanlı İmparatorluğu, gerek iç gerekse dış etkenlerin sonucunda 18. y.y.'dan itibaren hızlı bir çöküntüye girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin açık pazarı durumuna geldi. Rusya ve Avusturya'nın devamlı saldırıları sonunda savaşları kaybederken, önemli topraklarını elden çıkardı. İmparatorluğun bu çöküntüsünü gören Padişahlar, İmparatorluğu kurtarmak için ıslahat önlemlerine başladılar. Fakat yalnızca askeri olan bu önlemler etkili olamadı. III. Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedit ise 1807'de gerici bir ayaklanma ile son buldu. 19. y.y.'da çöküntü büyük hızla sürerken, Fransız Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık ve egemenlik akımları, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da yaşayan Hristiyan azınlıklarını etkiledi ve bağımsızlık isteklerini kamçıladı. Sırp, Yunan ve hatta Mısır ayaklanmaları İmparatorluğun iç bünyesini sarstı ve bunlar giderek bağımsızlık veya özerklik kazandılar. Bu yüz yılda Rus tehlikesi karşısında İngiltere ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü koruma potikası izlediler. Kırım Savaşı'nda bu politika sonucu Rusya'ya savaş bile açtılar. 1838 ticaret anlaşması ile imparatorluk ekonomik bakımdan batının eline geçerken, 1854'den sonra başlayan dış borçlanma ile, 1881'de mali iflasa ve batının mali denetimine girdi. II. Mahmut Islahatı ve Tanzimat da İmparatorluğun kurtuluşu için çözüm olmadı. Genç Osmanlılar'ın çalışmaları 1876'da Kanun-u Esasi'nin ilanını hazırladı. Birinci Meşrutiyet yaşama fırsatı bulamadan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı bu dönemin sonunu hazırlarken, Abdülhamid'in "İstibdatı" başladı. Bu tarihten sonra İngiltere de koruyucu politikasını terk etti. Ermeni konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu bundan sonra Almanya'ya yanaştı. Alman siyasi, askeri ilişkisi, Alman ekonomik ihtiraslarını da getirdi. Bağdat Demiryolu projesi bunu simgeledi. 20. y.y.'a girilirken Abdülhamid'e karşı başlayan Genç Türk hareketi gittikçe kuvvetlendi ve 1908'de II. Meşrutiyeti getirdi. Fakat 31 Mart gerici ayaklanması ile 1909'da iç buhran yaşandı. II. Meşrutiyet de İmparatorluğu kurtaramadı. Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük akımlarının çatıştığı bu dönem, içte buhranlar, anarşi yaratırken, dışta da Trablus ve Balkan Savaşları'nda büyük yenilgi ve tüm Makedonya'nın kaybı ile sonuçlandı. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında giren İmparatorluğun kaderi de çizilmiş oldu. Bu savaştan çok ağır kayıplarla yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkesi ile kayıtsız şartsız teslim oldu. Yüz yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın Hasta Adamının mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi tarihindeki varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. ; Savaş içinde gizli anlaşmalarla, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını kararlaştırmışlardı. Fakat Rusya'da devrim çıkınca anlaşmalar önemini yitirdi. Türk Ulusu'nun hakkında karar verecek en büyük kuvvet İngiltere idi. İngiltere Batı Anadolu'yu Yunanistan'a veriyor, Doğuda bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak istiyor, Türk yurdunun geri kalan yerlerini de Fransa ve İtalya ile paylaşıyordu. Ülkenin yağmalanmasına boyun eğen Padişah ve Hükümet, kurtuluşu İngiliz himayesinde görüyorlardı. Halk ve aydınlar çaresizlik içinde, çoğunluk kadere boyun eğmiş görünüyordu. Kurtuluş çareleri arayanlar Padişah - Halifesiz bir çare düşünemiyordu. Kurtuluşu Amerikan mandasında görenler veya yörelerinin kurtuluşunu sağlamak için çalışanlar vardı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki perişan ve çaresiz durumda, bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtuluş ve tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak düşüncesiyle Samsun'a geldi. O'nun yola çıktığı sırada ise Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. Padişah ve Hukümet ise İzmir'i Yunanlılara veren İngilizlerin hala körü körüne her isteğine boyun eğiyorlardı. Düşmanla işbirliği yapan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin bu tutumları karşısında M. Kemal, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik savaşının esaslarını Amasya'da ulusu ve orduyu Padişah - Halifeye karşı ayaklandırmak şeklinde belirledi. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde de bu esaslar içinde yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun ulusal bilinçlenme, idari, siyasi örgütlenmesini de gerçekleştirdi. Misak-ı Milli ile bu esaslar İstanbul'da bir kez daha ortaya konunca İngilizler, İstanbul'u işgal ettiler. Bundan yılmayan M. Kemal, Ankara'da ulusun meşru iradesinin eseri olan ulusal egemenlik prensibini T.B.M.M. ile ortaya koydu. Fakat bütün bunların gerçekleşmesi çok büyük güçlükler ve olanaksızlıklar içinde yapılıyordı. Bir yandan İtilaf Devletleri ve Yunan saldırısı ve baskıları bir yandan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin M. Kemal ve T.B.M.M.'ni gayri meşru ilan etmesi, Türk Ulusu'nu olumsuz yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yıldan beri dini ve geleneksel iktidar kabul edilen Padişah - Halife ile bu değerleri yıkan ve yerine ulusal, egemenlik değerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M. Kemal hareketi arasında bir süre bocaladı. Yer yer T.B.M.M.'nin otoritesine karşı ayaklanmalar çıktı. Doğu Anadolu'da Ermenilere, Güneyde Fransızlara karşı savaşıldı. Batıda Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karşı Kuva-yı Milliye ile çözüm bulan B.M.M. daha sonra düzenli ordu kurar. I. ve II. İnönü Savaşları ile ilk askeri başarılarını sağladı. Diğer yandan dış ilişkilerde Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Sakarya Meydan Savaşı'nda Yunan Ordusu'nu yendi. Fransa ile de anlaşan Türkiye İtilaf blokunu da parçaladı. 26 Ağustos 1922'de başlayan ve 9 Eylül'de İzmir'de Yunan Ordusu'nun denize dökülmesi ile son bulan Büyük Taarruz, Türkiye gerçeğini ve Türk Ulusu'nun yenilmez azmini bütün dünyaya kanıtladı. Askeri başarısını Mudanya Ateşkesi ve Lozan Antlaşması ile de onaylattı. Emperyalizme karşı yapılan bağımsızlık savaşını kazanan, "Türk Mucizesi"ni yaratan Türkiye'nin bu başarısı bütün Mazlum Uluslara örnek oldu. M. Kemal Kurtuluş Savaşı'nın bittiği yerde; Türkiye'nin çağdaşlaşma savaşını başlattı. 1 Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılışı ve 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet'in İlanı ile Türkiye yeni devlet sistemini Fransız Devrimi ile ortaya konan insan haklarına dayanan "Ulusal ve Laik Devlet"i gerçekleştirmiş oldu. Ancak, çağdaş devlet ve ülke olma mücadelesi için Türk Devrimi'nin başarılması için Cumhuriyet döneminde Atatürk 'ün yeni mücadele vermesi gerekiyordu.
Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986, ss. 359-366 Kaynak |
  
|
Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun kendisini yönetmesi anlamına gelir. Cumhuriyet rejiminde iki unsur çok önemlidir: a- İdare edilenler b- İdare edenler  Bu iki unsurun sahip olası gereken özelliklerin başında dürüstlük gelir. Cumhuriyet rejiminde her iki tarafında dürüst ve namuslu olması gerekir. Rejimin demokrasi paltformuna oturtulması şarttır. Cumhuriyet, ulusun vatan ve hukuka sevgisi ve içten bağlılığı ile yaşatılmalıdır. Bu nedenle cumhuriyete hayat veren damarların başında demokrasi gelir. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini sert ve katı bir şekilde ama demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunların dışına çıkılmaması gereklidir, aksi taktirde demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar. Bundan da en büyük zararı cumhuriyet rejimi görür. Onun için cumhuriyet yöneticileri daima uyanık ve gözleyici durumda olacaklardır. Demokrasiyi benimsemiş siyasi rejimlerdeki cumhuriyetlerde özgürlüklerin kullanılma alanları, demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır. Demokratik sistem ile idare edilen cumhuriyetlerde hiç kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur. Sınırsız hak ve hukukun olduğu rejimlere de demokrasi veya cumhuriyet denemez. Çünkü demokrasilerde ve demokratik cumhuriyetlerde kişilerin ve dolayısıyla toplumların özgürlükleri hukuk yolu ile güvence altına alındığı gibi, buların sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir. Bu kısa açıklamadan sonra Atatürk'ün cumhuriyet ve devlet anlayışına değinelim. Atatürk, kurmuş olduğu genç Türk Devletinin yapısını 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin temelleri üzerine oturturken, en kısa zaman da bunun gereği olan demokrasiye geçileceğini öngörüyordu. O da siyasi alanda demokrasinin çok partili sistemle gerçekleşeceğinin bilincindeydi. Atatürk'ün zamanımızdan yaklaşık üç çeyrek asır evvel cumhuriyet için söyledikleri, bugün hala bazı batı ülkelerin elde etmeye çalıştıkları düşüncelerdir. O söylediklerimi bilimsel bir temel üzerine oturtmamış olsaydı, bu kadar zaman sonra düşünceleri hala güncelliğini koruyabilir miydi? Atatürk sadece bilgili bir asker, uzak görüşlü bir devlet adamı değil aynı zamanda gerçek bir düşünürdü. Ayrıca sadece düşünce üretmekle kalmamış, bu düşünceleri gerçekleştirerek, üçüncü dünya ülkelerine bağımsızlığın ve kurtuluşun yolunu da göstermiştir. Bugün bağımsızlık savaşı veren pek çok ülkede Atatürk adı hala bir bayrak gibi dalgalanıyorsa nedenini burada aramak doğru olur. 29 Ekim 1923 günü ilan edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı ? Cumhuriyet laik bir sistem üzerine kurulacaktı. Yani cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı.Cumhuriyeti adaletli bir adalet sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç kuşakları çağ dışı kara kafalılar tarafından değil, aydın bağımsızlık ve hürriyetin değerini bilen aydın kafalı öğretmenler tarafından yetiştirilecektir. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi kaldırılacak, cumhuriyetin temelini müspet ilim oluşturacaktır. Cumhuriyetin yalnızca kanunlar ile, devlet zoru ile ve yasaklarla korunamayacağının bilincinde olan Atatürk, onun gerçek değerini anlayabileceğini söyleyebilmiştir. Geçen zaman içerisindeki olaylar bu ileri görüşlü devlet adamının ve düşünürünün ne denli haklı olduğunu göstermiştir. Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok önem vermiştir. Onun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak görmesindeki neden budur. Atatürk'e göre sadece cumhuriyete sahip olmak yeterli değildir. Ona layık olmak da gereklidir. Bunun içinde gereken yol gene eğitimden geçiyordu. Hürriyet ve bağımsızlığın kıymetini, erdemli ve özverili, çağdaş eğitim almış olan gençler, savaş alanlarında bu uğurda şehit düşen askerlerden çok daha iyi bilebilirlerdi Bağımsızlık; hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunları değeri bilinerek korunacaktı. Onun için kılıçla elde edilen zaferler, siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıydı.
Kaynak |
  
October 28
Türkiye 
Osmanli zamanlari ve Kurtuluş savaşinda söylenen, şehitlerimizin kanlarinin üzerine gökyüzündeki ay ve yildiz vurunca böyle oldu anlatimlarinin yaninda şöyle de bir kaç konu var; Orta Asya'da ki ve İslam'dan önceki Türklerin dini olan şamanizmdeki en büyük Tanri Gök Tanri'ydı ve bunun yansimalari olarak da ay,yıldız ve güneş kabul ediliyordu.Bu 3 öge ile ilgili olarak Türk Tarihi,mitolojileri ve resmi olmayan tarihlerinde bazi olaylara da rastlanmaktadir... Oğuz Han in doğan ilk 3 çocuğuna bu isimleri verdiği, Osman Bey'in rüyasinda hilal şeklinde ay gördüğü, bunu önemli bir işaret kabul edip Osman Oğullarinin bu hilal'i kullanmasina karar kildigi vs vs.. Ayrica 10.yy civarlarinda Türklerin İslamiyet'e geçişi sonrasinda da , hilal'in İslam dinince çok kabul görmüş bir simge olmasi da etkili olmuştur.. Güneş sembolünün ise bazi osmanli dönemlerinde sancak ve bayrak içerisinde kullanilmiş olduğunu da hatirlamakta fayda var.. Kirmizinin ise, tarihi boyunca savaşan Türklerin şehitlerinin kanindan alindiğini düşünmekteyim.. Şu andaki bir çok Türk devletinin, kirmiziyi belki olmasa da ay ve yildizi kullandiği malumdur.. Son iki cümleyi tamamlayan bir iddia belki de, Türkler ana yönleri belirlemek icin renkleri kullanirlarmiş; kuzey=siyah, güney=beyaz, doğu=gök mavisi, bati=kirmizi şeklinde.. Belki de en batidaki Türk Uygarligi biz olduğumuz için zemin kirmizi olmuştur.. kim bilir..
Almanya 
Renklerindeki siyah sari ve kirmiziyi Napolyon zamanindaki savaşlarda Alman askerlerinin kullandiği uniforma renklerinden alindiği söylenir.. Dizayn olarak 1831 yilinda ilk olarak düşünülmüş ve ardindan 1919 yilinda imparatorluktan cumhuriyete geçişte resmi olarak kabul edilmiştir.. 1949 yilinda Doğu ve Bati Almanya olarak ayrilinca bayraklarda değişiklikler olmuş olmasina rağmen 1990 yilinda tekrar ilk orjinal haline (içinde logosuz düz sari kirmizi ve siyah renklerine) dönmüştür.
Fransa 
Renklerindeki mavinin özgürlüğü, beyazin eşitliği, kirmizinin ise birliği/kardeşliği temsil ettiği söylenmekle birlikte orjinal olarak mavi-kirmizi'nin Paris'in renkleri olduğu ve beyazin da Bourbon sarayini temsil ettiği belirtilmektedir.
İngiltere 
Sadece England'i temsil eden beyaz zemin üzerine kirmizi hac işareti st.george's cross olarak adlandirilmaktadir.Sömürgecilik ve denizciliğin ilk gelişme yillarinda İspanyollarin büyük ataklarina karşilik İngilizler de çeşitli atilimlar yapmişlar ve bati'ya doğru ilk seyahatlerinde şimdiki Amerika kitasinin doğu kiyilarina ulaşmişlar.. Bunu kral adina yapan ilk kişi de Cabot isminde güzel bir abimizmiş.. Ve gemisinde ülke tanitimi olarak da, gemisinde bulunan george (sonradan aziz olarak anilacaktir) isimli kraliyet görevlisinin (belki de rahip falandi bu) onun hazirladiği beyaz üzerine düz hac kullanmis ve o günden beri de England'in tanitimi olarak da o bayrak kullanila gelmiştir.. Tarih 1490'lı yıllar diyelim.. Bu arada kraliyet bu bayrağı kullanirken zaman zaman hac'in tam ortasinda david yildizi, kraliyet tac simgesi ve ulster'in sol eli sembollerini de kullanmıştır.. United Kingdom'i (birlesik krallik, 1707 senesinde ingiltere, iskocya ve galler ile kurulmus, 1801'de irlanda da buna katilmis ama 1921'de ayrilmistir) ifade eden lacivert/kirmizi/beyaz bayrak ise union jack olarak bilinmektedir ortasindaki st.george's cross (england) dahil olmak uzere, uzerindeki her renk bolgesi o zamanlardaki 13 eyaleti temsil etmekte oldugu soylenmektedir.. bununla birlikte united kingdom'un kurulusundaki uc onemli milletin bayraklari ust uste bindirildiginde su andakine benzer birsey cikmaktadir; england; beyaz uzerine kirmizi hac, st. george's cross iskocya : mavi uzerine beyaz carpi isareti, st. andrew's cross irlanda : beyaz uzerine kirmizi carpi isareti, st. patrick's cross.. digerlerinin carpi olmasina dikiz yanliz heralde galler'in ejderha'li, yesilli beyazli yanar donerli, ortaya karisik bayragini kaale almamislar heralde ucu ustuste konuldugunda anca boyle birsey cikardi..
İtalya 
Su anda kullanilan dikey yesil beyaz ve kirmizi renkleri ilk olarak napolyon tasarlamis (1796), heralde o zamanlar italya napolyon'un ypnetimi altindaymis.. yesil renk, napolyonun favori rengi imis.. hatta meksika bayragindan ayrilsin diye ortaya bi beyaz atilmis.. hatta derler ki, o yillardaki lombarda lejyonu'nun renkleriymis bunlar.. bu bayrak, italyanlar tarafindan tricolore diye adlandiriliyor.. ya da cisalpine republic de diyorlar buna.. 1796'da bu renkler yatay seklinde imis, 1798'de dikey hale gecirilmisler, 1814 yilinda napolyon'un cokusu ile bu bayrak kullanilmamaya baslamnis olsa da 1861 senesinde yeni krallik ile birlikte tekrar kullanilmaya baslanmis.. hala da kullaniyorlar.. renklerin anlami nedir ne degildir bilmiyorum ama napolyon yesili cok severmis..
Yunanistan 
1821 yilinda sekillenmeye baslamis bir bayrak.. mavi rengi deniz ve gok renginden aliyor.. ruzgarli bir havada bayraklarina baktiklari zaman ege denizinin dalgalanmasini hissediyorlarmis.. yatay 9 cizgi ise, osmanli imparatorlugu zamaninda, osmanlilardan istedikleri 9 istege bagliyorlar.. 400 yillik esaretleri soz konusu imis bu zamanlarda.. bu 9 istek olmazsa "ya ozgurluk ya da ölüm" demisler.. (bir degisik iddia ise, ozgurluk kelimesi yunancada 9 harften olusuyormus) sol ust kosedeki hac isareti ise ortodoks kilisesini ve bu ortodoks kilisesinin yunan milleti uzerindeki etkinligini ifade ediyormus.. osmanli zamanindaki karanlik yillarinda (!) ortodoks kilisesi, yunanmilletininen onemli degerleri olan yunan dili, bizans zamaninda ortodoks dinlerini, yunanlarin etnik ayrimlarini yasar halde tutmus.. mavi ile ilgili bir eklenti de, guzellik tanricalari afrodit, mavi dalgalar arasindan gelmis.. ozgurluk savaslarinda ise denizcileri tamamen mavi giyinirler, mavi bayraklar tasirlarmis..
Nepal 
Dikdortgen olmayan tek bayrak heralde.. yan durmus iki ucgen'in ustuste binmis hali.. zemindeki kirmizi, ulusal cicekleri/bitkileri olan rhododendron'in rengi imis.. bayragin sinirlarini cizen mavi ise baris'i temsil ediyormus.. ust ucgen icindeki yukari bakan hilal tek hukumdar ve sarayi temsil ederken alt ucgen icindeki 12 koseli gunes ise rana hanedanini temsil ediyor.. nepal, 1960-1991 arasi monarsi ile sonrasinda da cok partili demokrasi ile idare ediliyormus ayrica..
Belcika 
Dikine atilmis siyah, sari ve kirmizi bolumler, orijin olarak alinmis olan altin sarisi rengindeki brabant dedikleri aslanin siyah kalkani ve kirmizi dilinden gelmis.. bu bayrak ilk olarak 1792 yilinda avusturya'dan kazandiklari ozgurluk zamanlarinda kullanilmaya baslanmis bu bayrakta da renklerin dizilimi ilk baslarda yataymis fakat 1831'de fransiz bayragindan alinan ilham ile dikey hale getirilmis..
Hollanda 
Yatay sekildeki kirmizi beyaz ve mavi renkler ilk onceleri kirmizi yerine portakal rengi olarak kullanilmis.. 16 yuzyilin ikinci yarisi.. ispanyollara karsi direniste cikmis o renkler ilk olarak, tam bilgi vermek gerekirse 1572'de den briel kasabasi isgalden ilk kurtuldugunda gorunmus bu renkler... bayragin o ilk haline prinsenvlag (prensin bayragi ???) diyorlar.. o zamanlardaki liderleri olan prince william of orange'dan (orange hanedani) kaynaklansa gerek.. 17.yuzyilin ortalarinda portakal rengin yerine kirmizi kullanilmaya baslanmis.. portakal renginden kirmiziya gecisin tam hikayesi bilinmemekle birlikte iki teori var : 1 - o zamanlarda portakal rengi boyanin uretim zorlugu ve zaten uretilen boyanin golgesiyle birlikte bayrak uzerinde kirmizi gibi gorunuyor olmasi 2- house of orange (portakal hanedani) 'nin etkisi ve popularitesinin iyice azalmis olmasi.. ben de kendi dusuncemi ekleyivereyim hemen, o zamanlardaki fransiz popularitesi ve dogal olarak o renklere bir kayma gerceklesmis olabilir bla bla
İspanya 
Bayrakta yatay olarak kullanilmis olan sari ve kirmizi renkler zamanin castilya ve aragon guclerinin renkleri imis.. ayrica somurgecilik ve denizcilik alaninda buyuk gelismelerin yasandigi 18 yuzyil civarlarinda gemilerinde bu renklerden devam etmisler, cunku hic bir ulkenin gemilerinde bu renk kombinasyonu yokmus.. 1785 senesi ise tam zamani bu bilgi icin.. 1927'de ise bayrak son halini almis.. ortadaki arma ise kraliyet armasi olarak kayitlara gecmis..
Portekiz 
Yesil, 13 ve 14. yuzyillarda denizcilikte ve kesiflerde onder olan portekiz ve o zamanki kral olan henry'nin favori rebgi imis.. kirmizi ise devrim anlaminda kullanilmis.. kirmizi icin birlik, entegrasyon millet olmak terimleri de geciyor bazi kaynaklarda.. iki rengin tam ortasindaki arma ise, altta o zamanin ilkel navigasyon aleti olan armillery ve onun uzerinde de geleneksel portekiz kalkani var imis.. dikey sekilde ki kirmizi ve yesil renklerinin olculeri bana hep acaba 1.618 civari olan altin oran mi kullanilmistir diye dusundurtmustur ama bugun ogrendim ki oyle degil 2/5 oraninda imis..
Arjantin 
Arjantin ozgurlugunu 1812 yilinda ispanya'dan kazanmis.. su andaki acik mavi/beyaz kombinasyonlarini ilk olarak ozgurluk hareketinin lideri manuel belgrano kullanmis.. rosario savasinda bu renkler ilk defa gorunmus, denen odur ki, savas esnasinda mavi gokyuzu uzerinde beyaz bulutlar ve piril biril bir mayis gunesi varmis.. bayrak icindeki gunes'e de mayis gunesi diyorlar..
Guney kore 
Zemindeki beyaz guney kore halkinin geleneksel rengi oluyormus (ne demekse artik) ortadaki yin yang'in anlami malum.. kenar koselerdeki siyah cizgiler ise cennet ates su ve toprak'i sembolize ediyor.. |
  
|
Cuma namazından sonra Sultan Alparslan, ordusuna şöyle hitap etti: -Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete girerim. Büyük bir inançla söylenen bu heyecanlı sözlere askerler hep bir ağızdan: -Ey Yüce Sultan! Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız, nereye gidersen oraya gideceğiz, diye haykırdılar. Sultanın üzerinde beyaz bir elbise vardı. Düşmana hücum etmeden önce son söz olarak askerlerine şunları söyledi: -İşte şehitlik kefenim, savaş meydanında ölürsem beni bu elbise ile gömersiniz. Bundan sonra Türk ordusu hücuma geçti. Cuma günü öğleden sonra başlayan savaş akşam üzeri sona erdi. Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Malazgirt Savaşı Türk ordusunun kesin galibiyeti ile sonuçlandı. Büyük komutan Alparslan’ın üstün savaş taktiği ve Türk askerinin cesaret ve kahramanlığı sayesinde elli dört bin kişilik Türk ordusu, kendisinden kat kat fazla olan Bizans ordusunu birkaç saat içinde kesin bir yenilgiye uğratmış ve büyük bir zafer kazanmıştı. Bu savaşta Bizans imparatoru Romen Diojen de esir alınmıştı. İmparator, savaşın galibi Büyük Türk hakanı Alparslan'ın huzuruna çıkarıldı. Alparslan imparatora çok iyi davrandı. Sultan Alparslan, imparator Diojene: -Zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın?, diye sordu. Diojen: -Bir fırın hazırlatıp sana çok kötü davranacaktım, diye cevap verdi. Esir imparator, bu sözleri ile eline fırsat geçseydi ne kadar acımasız hareket edeceğini söylemekten çekinmemişti. Buna karşı bu büyük zaferin muzaffer komutanı Sultan Alparslan, Diojen’i affetti ve yanına muhafızlar vererek onu memleketine gönderdi. Alparslan bu davranışı ile insanlığa çok önemli bir ahlak dersi vermiş, Türk milletinin sahip olduğu üstün özellikleri göstermiştir. |   
|
|
|
|